![]()
![]()
Milletçe çok sık kullandığımız bir cümle kalıbı oldu artık bu “unutmadık, unutturmayacağız!” Aynı kelimenin iki farklı zamanla yazılımı, geçmiş ve gelecek... Bu cümleyi unutmayacağımız kesin çünkü her geçen gün yeni bir şok yaşayıp, “bugünü unutmayacağız” diyoruz da neyi unutmayacağımızı unutup gidiyoruz...
Gün geliyor birileri günün anlam ve önemini söylüyor ve hepimiz "Aa.. değil mi! Bugün falanca olay olmuştu, hadi kutlayalım ya da yasını tutalım" tamam kutlayalım ya da yasını tutalım da unutmamadan kastımız bu mu yani bizim?
Ülke olarak ne olaylar yaşadık, beyinlerimize kazındı dedik de sadece günü geldiğinde andık o kadar...
Nice ekonomik krizlerden geçti bu ülke, hiç bir zaman önlem alınmadı, ders alınmadı akılda kalan "falanca krizde ne günler geçirmiştik, iş yok, güç yok, para yok… Vay be! geçti gitti de yenisi hatta daha büyüyü kapıda" Bunu da anarız artık 5-10 yıl sonra nasılsa çözüm yok sadece unutmuyoruz biz...
17 ağustosta deprem oldu! Bir çoğumuzun o günü anarken hala ilk gün ki gibi içi sızlıyor... Ne yaptık; unutmadık! Önemli olan bu... Yeni bir deprem olsa onu da unutmayız! nasılsa çok duyarlı vatandaşlarız...
Özümüzü unutmadık deriz yeri gelmişse eğer... Sonra özümüzü yadırgarız bir türlü üstümüze oturmayan kültürlere adapte olmaya çalışırken...
Bir yerlerde katliam olur, bir yerlerde suikast, bir yerlerde açlık olur, bir yerlerde savaş, birileri büyük kazıklar atar onları da unutmayız! Zaten başka ne yapılır ki!!
Sanatçılarımız ölür, değerlerimiz yitirilir o gün nasılda sahipleniriz o sanatı ve sanatçıyı... Bu bir prosedür olmuştur artık ülkede ve her yıl o günü yeniden biri hatırlatır, "unutmadık" deriz biz...
Şehit veririz sayısını dahi hatırlayamayacağımız kadar “unutmayacağız sizi” deriz... Ne yaparız sonra? Kabul edin işte unutur gideriz ta ki yenileninceye kadar...
Bir hükümet gelir sersefil olur millet, unutmayacağız bunu sandıkta vereceğiz cevabımızı deriz, sonra bir ton kömür yardımı yaparlar, terlik pabuç falan alırlar akılda kalan o oluverir bir anda... Unutmayız ya biz! Vefakar bir toplumuz da, bu kömürü sandıkta ödüllendiriveririz...
Yanımızdaki açken Pakistan’ı unutmayız. Birileri hatırlatmıyor galiba yanındaki açı, açıkta olanı...
Fatih İstanbul’u fetheder anılır ya her yıl, bir yandan da karış karış satılır o topraklar! Sen şimdi 29 Mayısta, 18 Martta, 19 Mayısta, 30 Ağustosta iki havai fişekle kutlama yapmakla mı unutmadığını gösteriyorsun? …
Birilerinin işine yarayan bir duygusallığımız var, kinci değiliz yapılan kötülükleri unutuyoruz, başımıza gelen faciaları “takdiri İlahidir” deyip geçiyoruz, güzel hatta tarih yazan olayları da büyük bir mütevazilikle tek bir gün alkışlayıp geçiyoruz, aslında işin özeti ne biliyor musunuz? Ayakta uyuyoruz…
Kütahya Ekspres,Aralık 2008
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Rüzgar yüzüne çarparken insanın bir an geçmiş kimliğine bürünüveriyor. Vicdanı sızlatan, içimizi burkan ne kadar yaşanmışlık varsa su yüzüne çıkıveriyor aniden… Su yüzüne deyince aklıma geldi, birde yağmur başladıysa eğer, adı hüzün oluveriyor sonbaharın … Ya da geçmişe öfkeliysek, “hay aksi, bu yağmurda nereden çıktı şimdi” serzenişlerinin, kaçılmaz cümleleri oluyor ağızdan dökülen…
Yitirilmiş aşklar, kaybettiğimiz değerler, keşke almasaydım dediğimiz kararlar… Hepsi bir anda akla gelince depresif bir hal alıyor insan… En güzeli; geçmişte ne yaşadıysanız yaşadınız, size katkısı olanları cebinize koyun, gerisini rüzgara bırakın gitsin… Getirdiği gibi götürecektir ama siz izin verdiğiniz sürece…
Rüzgar yüzüme vurduğunda içime çekmeyi seviyorum. Geçmişte her ne yaşadıysam beni onlar büyüttü bunu biliyorum. Hatalara takılıp kalmanın bir anlamı yok bunu da öğrendim. Eğer onlarla yaşarsam adım atamam, ilerleyemem. Almam gereken dersi alıp gerisini, her nerede yaptıysam hatayı, orada bırakıp gitmek en doğrusu diye düşünüyorum! Hepimiz hata yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Onlarla yaşamanın bir anlamı yok. Reenkarnasyona inanmıyorsanız bir kez geldiğimiz hayatta saniyelerin bile ne kadar değerli olduğunu unutmak ve onları cömertçe, hep başa sararak harcamak kendimize yaptığımız en büyük kötülüktür, hayat ilerlemeye devam ediyor başa sarmak gibi bir şansımız yok aslında ! Hiç bir kar sağlamayacağını bile bile sermayeden yemekten başka bir şey değildir başa sarmak…
Bana en büyük keyiflerimden birini sorsanız hiç düşünmeden bir fincan kahve ve yağmur derim. Yağmuru seyretmek rahatlatır aslında insanı da onunda adı çıkmış maalesef! Kurulan denklemde eşitine gözyaşı demişler… Yazık! Arınmak olmalıydı eşiti bence kötü olan her şeyden… Seviyorum yağmuru huzur veriyor bence…
Sonbaharda hüzünlenir hep insan çünkü sonbaharı sonbahar yapan ne kadar unsur varsa hepsine hüzün heybesinden alınan kelimeler bir bir iğnelenmiştir. Onlar da bir süre sonra yapışıp kalmış üstüne . Ben her sonbahar geldiğinde tek tek çıkartıyorum hüzün adına iğnelenen her şeyi … Geriye huzur kalıyor, bana da keyfini çıkartmak..
Yağmur yağacakmış yağsın; sokakları temizler, barajları doldurur, en kötü ihtimalle bir yerden bir yere giderken sırılsıklam olursun nolur ki? yapraklar mı dökülmüş dökülsün, rüzgar temizler hepsini, hem neden dökülüyor, yenileri geliyor çünkü arkasından, yenilenmek güzeldir, değişim güzeldir, sonbahar yenilenme mevsimidir o yüzden daha bir güzeldir, daha bir heyecan verir… Aslında özetle ; Hayat güzeldir…
Kütahya Ekspres,Ekim 2008
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bugünkü yazımda sosyal bir olaya parmak basmayacağım. Zaten son yazım babam tarafından çok basit olmakla eleştirildi.Yeri gelmişken söyleyeyim geçen hafta biraz yeniliğe ihtiyacımız olduğunu, hep sabit, bize öğretilen sistemleri kullandığımızı biraz daha tabuları yıkmamız gerektiğini anlatmak istemiştim ama yazıyı fazla uzun tutmamak adına galiba anlatmak istediğimi anlatamamışım! Her neyse! Bu hafta ki konu tamamen benimle ilgili. Bir haftadır başıma bela olan bir derdimi paylaşmak istiyorum sizinle. “ Karıncaların istilasına uğradım…
Geçenlerde bunu msn iletimde “karıncaların nesli tükenirse sorumlusu ben olabilirim, zira 1 hafta içinde yaptığım katliamın boyutu pol pot’un kini geçti” şeklinde yakın çevreme duyurmuştum ama arkadaşlarım sağolsun olaya son derece alaycı bir tavırla yaklaştı. Sonra “sen karıncaları bile incitmezdin noldu sana” dediler. Ne mi oldu cinnet geçirtti nokta kadar hayvanlar bana. Hem özel mülküm burası benim onlarda evime izinsiz girip beni rahatsız etmesinler yani yasal olarak bile onları öldürmemin bir sakıncası yok zannedersem. Zaten karınca milletinin soyu tükenmez. Yeni doğan her 40 insana karşılık 700 milyon karınca doğuyormuş. Öldür öldür bitmez zaten. Hatta bazılarını öldürdükten sonra yerlerinden almadım diğerleri görürde vazgeçerler belki gelmekten diye ama ne fayda! bu sefer akın akın ölen arkadaşlarını taşımak için gelmeye başladılar; kabus gibi!
Bir de karıncalarla ilgili okuduğum bir yazı da bir cümle dikkatimi çekti “ böcek ırkının en sosyal olanlarıdır.” Bu ne demek şimdi ayrıca nesi sosyal bu hayvanların, biraz daha sosyalleşmeye ihtiyaçları var bence, birinin onlara başkalarının evine izinsiz girmenin ayıp olduğunu da öğretmesi gerekiyor. Üstelik direk kedimin mama kabına saldırıyorlar benim kedim de aç kalıyor ben işten gelene kadar. Kediler karınca yemez karınlarını ağrıtır mama kabına doluşunca mamasını da yiyemiyor benim minik kedim! Bunun için daha bir sinir oldum. Onların 1 milyon tanesinin sinir hücresi 20 gr yapıyormuş benim sinirimi anlamaları mümkün değil o yüzden, oturup başlarına “sizler zeki ve sosyal hayvanlarsınız evime rica etsem de bir daha girmesiniz” diyecek halim yoktu gördüğümü katlettim bende. Ne yapsaydım yani, “ben sizleri bile incitemem buyurun evimizde yer var sizde misafirimiz olun mu” deseydim! Mümkün değil! karıncaları bile incitmeyen benim, bizzat karıncaları inciten bir karaktere bürünmemi yadırgamayın
Nereden geldiklerini araştırdım iki nokta tespit ettim ve kapattım o noktaları. karıncalardan huylandığım için evimi bir hafta içinde belki de 7 kez çamaşır sularıyla sildim. İşten eve yorgun bir şekilde geldikten sonra nasıl bir duygudur o temizlik anlatamam! Neyse ki yolları kapandığı için artık gelemiyorlar.
Bu arada karıncalar ile ilgili birkaç yazı okudum çok ilginç yaratıklar olduğunu farkettim, inanılmaz bir düzenleri var, herkesin görevi belli; kimi savaşıyor, kimi yavrulara bakıyor, kimi bir şeyler inşa ediyor hepsi verilen görevi eksiksiz yerine getiriyor. Yani öyle yazıyordu okuduğum birkaç yazıda. Ne kadar doğru bilemem ama galiba benim evime gelenler erzaktan sorumlu olanlarıydı.
Birde internette karıncalardan nasıl kurtuluruz sorusunun cevabını aradım. Orda daha da ilginç şeyler okudum mesela geldikleri yerlere limonu kesip koyacaksın, limon çürüyünce o koku karıncaları kaçırırmış ya da pudra da işe yarıyor diyorlar ama herkes şu konuda hem fikir “karıncaları öldürmek çare değil” boşu boşuna katil olmuşum ben o zaman… bir limon kessem hallolucakmış olay!
Yani anlayacağınız son bir haftam bu minicik ama inatçı hayvanları evimden kovma çabalarıyla geçti. En sosyal böcek türü olan karıncalar yüzünden benim sosyalliğim elimden gitti!
Neyse ki kabus sona erdi!
Kütahya Ekspres,Ağustos 2008
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Haftasonu dergileri karıştırırken kocaman bir “burnout sendromu” başlığıyla karşılaştım. İçimden “kesin bildiğimiz bir hastalığın adını değiştirip yeniden önümüze sunmuşlardır” dedim. Ama okudukça konunun önemini anladım. Etrafımda ki neredeyse herkes Burnout sendromlu !!
Peki nedir burnout sendromu. Adından da anlaşılacağı gibi tümüyle yanmışlık! Yani "kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi" olarak açıklanıyor.
Tanıma baktığımız zaman günümüzde ne kadar yaygın hastalık olduğunu anlamak hiçte zor olmaz; Mesleki tükenişlik…
Şirketlerin özellikle son dönemlerde -henüz kriz var denmese de- içinde bulunduğumuz krizden etkilenmesi, sosyal ve ekonomik olguların kişileri strese soktuğu, ayrıca iş gücünün fazla olmasından kaynaklı, insanların bulduğu işe girmesi ve mutsuzda olsa çalışmaya devam etmek zorunda olması, şirket içinde aradığını bulamaması gibi daha uzayıp giden karamsar bu liste insanların motivasyonunu düşürüyor sonuç tek kelimeyle; tükeniş…
Aylık toplam çalışma süremiz 180 saat (4857 sayılı kanunda haftalık çalışma süresi 45 saat olarak belirlenmiştir, bunu baz alarak söylüyorum.) 20 saatte öğle aralarını hesaplarsak 1 ayımızın 200 saati hatta günün en verimli saatlerinin içinde olduğu 200 saatimiz iş yerinde geçiyor. Bir çoğumuzun rol çatışması yaşadığı, mutsuz olduğu, kendini ifade edemediği bir zaman diliminden bahsediyoruz. Bu oldukça fazla uzun bir süre…
Kişilerin çalıştığı işte aradığını bulamaması,kişiden beklenenlerin fazla olması, aşırı güç harcaması gereken bir işinin olması yada çalışma gücünü/hevesini kıracak şekilde kapasitesinin altında işler verilmesi önce bireysel becerinin azalmasına ve başarısızlıklara sonunda amaç kaybına sebep oluyor. Duygusal anlamda çökmelere neden olan burnout sendromu kişiyi depresyona itiyor. Buda fiziksel ve zihinsel gücün iyice azalmasına neden oluyor. İşte bu yüzden “kişinin tükenişi” demek yanlış olmaz diye düşünüyorum.
Peki bunun için ne yapmalıyız nasıl savaşmalıyız? Bu konu hakkında bir çok yazı okudum tavsiyeler genelde aynı; “hobilerinize daha fazla zaman ayırın ya da kendinize yeni hobiler edinin, spor yapın, yoga kesinlikle iyi bir çözümdür…” kulağa en hoş geleni de “işiniz sizi strese mi sokuyor bırakın gitsin” kulağa hoş geliyor da bunu yapması o kadar da kolay değil, bu tavsiyede bulunan arkadaş bunu yazarken Türkiye’de değildi galiba deyip yine de tavsiyesini sizinle paylaşmak istedim. Bu sendromun ilaç tedavisine kadar giden bir boyutu var. Sonuçta birçok hastalığı tetikleyen ciddi bir etkendir stres altında olmak.
Ben bir çözüm bulamıyorum tam olarak, yani etrafımda işinden memnun olmayan, şirketin kapısının önüne geldiği andan itibaren yüzü yerçekimine yenik düşen çok fazla kişi tanıyorum. Yoga , spor yetmez gibi geliyor zaten bu devirde işinden ayrılmak insana fazlaca lüks bir hareket gibi geliyor bu yüzden herkes kaldığı yerden devam ediyor yeni güne!
Şimdi ben ortaya bir konu atmış oldum ama çözümünü yazamadım. Aklıma bir söz geldi;
Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş…
Çözüm bulamayacağım ama size tüm iyi niyetlerimle burnoutsuz bir hayat dileyebilirim sadece!!!!
Kütahya Ekspres,Eylül 2008
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Çok iyi bir lider, yönetici olmak ya da hayatta daha iyi bir performans göstermek için sadece IQ’nuzun yüksek olmasının gerektiğine inanıyorsanız , yanılıyorsunuz. IQ’nuzun orta seviyede olması bile size bir çok şeyi elde etmek için yeterli olacaktır. Ama bizlerin es geçtiği 2 farklı türü daha var zekanın. Birisi duygusal zeka diğeri ise etik zeka. İşte bütün bunlar birleştiği zaman ortaya harika şeyler çıkarabilirsiniz.
Şu meşhur IQ testleri aslında bizim olan biteni idrak edebilme skorumuzu gösterir, yani IQ’nun bence özet tanımı da bu; karşındaki durumu anlayabilme yetisi. Evet anlayabilmek önemli bir mevzu ama çoğumuzun IQ’su orta seviyelerde olmasına rağmen aramızda çok da başarılı ve zeki insanlar var, işte bu noktada etik ve duygusal zeka (EQ) devreye giriyor.
Duygusal zeka nedir peki? Bu konuda bilim adamları bize net bir cevap vermese de hemen hemen ortak kanıya vardıkları tanım şöyle; “bir kişinin duygularını, birbirinden ayırmak ve bu bilgiyi düşünce ve eylemlerine yön vermede kullanmak amacıyla kendi duygularını gözleme yeteneğidir. Yani IQ sayesinde anladığınızı yorumlamak için duygusal zeka devreye girer. Ama bu her zaman insana güzel şeyler yaptırmaz yani duygusal zekası çok yüksek olan bir iki isim hatırlatayım size, Hitler (Yahudilerin soykırımını yapan kişi) ve Pol Pot ( 1.5 milyon insanın öldüğü Kamboçya katliamı sorumlusu) . Bu insanlar duygusal zekanın madurları diyebiliriz. Duygusal zeka yüksek olduğunda bu kadar tehlikeli mi olur hep? Tabiî ki hayır ama çok faydalı olduğunu da söyleyemeyiz. Duygusal zeka doğduğumuzdan itibaren bizimle gelişen bir olgudur. IQ’yu belki taklit edebiliriz ama duygusal zeka tamamen bize özgüdür. Çünkü olaylara karşı bakış açımızdır bir nevi.
Peki IQ’yu yetersiz gördük, duygusal zekayı yetersiz ve hatta biraz tehlikeli gördük e ne kaldı geriye? Etik zeka işte belkide bizi hayatta en iyi yerlere getirecek ya da dibe vurmamıza neden olacak zeka çeşidi.
IQ ile olayları anladık, duygusal zeka ile yorumladık ve etik zeka ile neyin doğru neyin yanlış olacağına karar verdik uygulamaya geçtik. Yani son nokta! Hiç biri olmadan olmaz ama bağımsız da pek bir şeye yaramazlar. Etik zeka bizim; dürüstlük, sorumluluk, empati, motivasyon, kendimizi değerlendirmek, idarecilik gibi duygusal zeka ile ortaya çıkan duygularımızı en doğru şekilde yönlendirmeye yarar. Bu da sizi iyi bir yönetici, lider yapar ya da aldığınız her türlü karardan sonra mutlu ve huzurlu olmanıza neden olur, çünkü etik zekayı kullanarak aldığınız karar büyük ihtimalle doğru karar olacaktır.
Bugüne kadar iyi bir yerlere gelenler hep etik zeka mı sayesinde geldi peki? Tabiî ki hayır ne kadar büyük şirketlerin CEOlarını biliyoruz rüşvetten, zimmetine para geçirmekten ya da etik olmayan bir çok suçtan kariyerlerine veda etmek zorunda kaldıklarını. Yani etik zekayı kullanmadan kalıcı bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir. Etik zekada duygusal zeka gibi doğduğumuz andan itibaren gelişmeye başlar, gelişmesinin durması için beynin prefrontal kısmının zarar görmesi gerek. Buda ancak şiddetli bir fiziki darbeyle olabilecek bir şey.
Peki biz etik zekamızı ne düzeyde kullanabiliyoruz? Şu soruları sorabiliriz kendimize ,
İlkelerim, inançlarım, değerlerim neler? Amaçlarım, hedeflerim bunlarla örtüşüyor mu? Düşünce ve duygularımı eyleme nasıl döküyorum? Önem verdiğim şeyle başarmaya çalıştıklarım aynı mı? (mesela ailenize mi önem veriyorsunuz o zaman bütün zamanınızı neden işte geçiriyorsunuz, önem sırasını iyi belirlemelisiniz) bir şeyi başarmak için değerlerinizden vazgeçer misiniz? ( örneğin; müdür olabilmek için yalancı ve yalaka olmak sizin değerlerinize uyar mı) bu sorular daha uzayıp gider, anlaşıldığı üzere asil ve büyük kalarak, saygı duyulan bir insan olarak merdivenleri tırmanmak istiyorsak etik zekayı hiç bir zaman es geçmeyeceğiz.
Kütahya Ekspres,Temmuz 2008
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı